Hocaefendi ile ilgili düşüncelerimi ve hatıralarımı paylaşmaya geçmeden önce, onun memleketimiz için nasıl bir değer olduğunu daha iyi anlamamızı sağlayacak kısa bir tarihi panorama çizmek istiyorum.
11. yüzyılda fethedildikten sonra İslam coğrafyası içinde Anadolu’nun yeri hep çok farklı oldu. Hazreti Mevlana, İbni Arabi, Yunus Emre ve daha niceleri hep Anadolu coğrafyasında yaşadılar ve İslam’ın sancaktarlığını yaptılar. Bir taraftan yöre insanlarını İslam ile aydınlatırlarken, bu coğrafyayı Müslümanlar için ebedi vatan haline getirdiler. İstanbul fethedildikten sonra ise bu farklılık ve önem daha da arttı. Yine bu topraklar Ali Kuşçu, Molla Gürani, Akşemseddin gibi alimlerin dünya çapında ilmi çalışmalarına ev sahipliği yaptı. Esas olarak Osmanlı Devletinin bir aşiretten dünya çapında bir Cihan İmparatorluğu haline gelmesi de bu topraklarda gerçekleşti. Söğüt’te doğdu ve buradan yayılıp gelişti. 20. yüzyılın başlarında içerden ve dışardan türlü türlü düşmanlıklarla Balkanlardan, Kafkaslardan, Ortadoğudan, Afrikadan çıkarılmaya başlandığında da, Müslümanların toplanma merkezi yine Anadolu oldu. Hālā başı darda kalan, yurdunda sorunlarla baş edemeyen Müslümanların umudu Anadolu, yani Türkiye olmaya devam ediyor.
Bin yıldır Anadolu’yu bütün İslām dünyasının umudu haline getiren mayalanma, yukarıda bir kısmının isimlerini zikrettiğim, aslında değişik bölgelerde ve zamanlarda yaşamış, isimli isimsiz yüzlerce binlerce gönül ve dava adamının gayret ve çabalarıyla gerçekleşti.
Bunları niye hatırlattım? Ahmet Ali Alantepe Hocaefendi de Anadolu’yu İslāmla mayalayan binlerce gönül ve dava adamından birisidir benim gözümde. Onun da görev alanı Anadolu’nun bir parçası Tepealan-Korgan ve çevresi olmuş oldu, takdir onu bizim memleketimizde görevlendirmiş idi. Aslında bizim yörede benim hatırlayabildiğim Hatibin Ali (Ali Bilgiç), Yusuf Hoca (Yusuf Cört), Kuru Hoca gibi sıbyan mektebi hocalarımız da vardı. Bunların eğitimlerini nereden aldıklarını bilemiyorum. Ama mektepte cüz okuturlar, namaz surelerini ezberletirlerdi, yörede de hoca diye anılırlardı. Hafta sonları okul tatillerinde, daha çok camilerde veya camiye eklenen küçük mektep yapılarında Kuran-ı Kerim okuma ile birlikte tecvid gibi dersler de yaparlardı. Sanıyorum bilgi sınırları da bu kadar idi. Bu işi yöre insanlarının kendi aralarında topladıkları bir ücret karşılığında yaparlardı. Ben de bu hocalardan, özellikle de Hatibin Ali ve Kuru Hocalardan Güllü’de ve Yazlık Mahallesinde ders aldım, Kuran-ı Kerim okumayı buralarda öğrendim diyebilirim. Allah ölenlere rahmet eylesin, onların da hizmetlerini takdirle analım, ama bunların topluma rehber olma vasıfları pek yoktu diye biliyorum.
Ama Ahmet Ali Hocaefendi onların içinde genç, eğitimini Çarşamba ve Rize’de daha bilgin hocalardan almış, donanımlı, diğer hocalara göre vaktini bütünüyle Kuran-ı Kerim eğitimine ayırmış ve bunun için çalışıp çabalayan, Kuran-ı Kerim Kursu açıp işletebilen ve her haliyle kendini ilme ve eğitime adamış idealist bir şahıs idi. Özellikle İslam fıkhı konusunda hep kitabi konuşur, insanların dini ve sosyal müşkilleriyle ilgili bilgi verir, alim, ilmiyle de amil bir kişi idi. İmkansızlıklar içinde, fakir bir bölgede iş yapmak, eser ortaya koymak kolay değil. Zor zamanda konuşmak, eğitim vermek, iş yapmak; esas değerli olan bu… Topluma rehberlik etme vasfı kuvvetli olduğu için etrafında saygı uyandıran bir kişiliğe sahipti.
Hocaefendi bütün bunları bildiğime göre “fahri” unvanıyla yapmakta idi. Yine yanlış bilmiyorsam çok sonraları imamlık kadrosuna geçti. Kendi yörelerindeki mekteplerde okumayı öğrenmiş öğrenciler eğitimlerini daha ilerletmek için bu kursa yatılı olarak gönderilirler, Hoca da onlara daha ileri düzey dersler yapardı. Ayrıca kursa gitmek de hatırladığıma göre mektep talebeleri nazarında bir ayrıcalık idi.
Hocaefendi’ye talebe olmuş ve bu kursta yetişmiş, tahsiline devam ederek kendini daha da geliştirmiş ve değişik kademelerde görev almış çok kişi oldu. Hüseyin Can, Ahmet Baş, Ferhat İptaş, Adil Balta isimleri hemen aklıma geliverenler. Ama asıl önemlisi, Hocafendi’nin bölgemizde tahsil görmüş herkes üzerinde bir şekilde bir emeğinin, telkin ve teşviğinin olmasıdır. Hatta denebilir ki onun varlığıyla yöre halkının mutlaka ya kendisi ya çocukları eğitilmiş, ya da onun varlığından manevi güç almışlardır.
Geriye dönüp çocukluğumun geçtiği 1970’li yıllara baktığımda Ahmet Ali Hocaefendi’nin yaptıklarını ve değerini daha iyi görebiliyorum. Bizim kuşağın çocukluk, onun gençlik yılları… Hafızamı zorladığımda Hocaefendi’yi ilk, Tepealan Kuran Kursu binasının inşası ve ihtiyaçları için bölgede Avuk Deresi denilen yerden güneşli bir günde ama karlar üzerinden gürgen kütükleri sürüklenirkenki görüntüsüyle hatırlıyorum. Büyükler kütüklere koşulmuşlar, biz çocuklar da onlara yardımcı oluyoruz, kütükler Köprübaşı’na getirilip tekrar yenileri için aynı yere dönülüyor. Günde birkaç sefer yapılıyor. Mesafe de az değil. Hocaefendi de işi organize ediyor. Netice olarak Kuran-ı Kerim Kursu binası tamamen yöre insanının katkıları ve Hocaefendi’nin öncülüğünde onun gayretleriyle yapılmış oldu. Buranın yapılış hikayesinin ayrıntılarını bilemiyorum, en iyisi Hocaefendi’den dinlemekti ama kısmet olmadı. O dönemi yaşamışlar arasından bölük pörçük bilenlerin de olacağını sanıyorum.
Ayrıca daha yakın tarihlerde Köprübaşı ve Merkez camileri de yenilendi; Tepealan halkının ve cami dernek yöneticilerinin çabaları yanında Hocaefendi’nin buraların yapımında da önemli rol oynadığını biliyorum.
Tepealan Kuran-ı Kerim kursu kurulduktan sonra çok geçmeden bölgenin ilim merkezi halini aldı. Burada Kuran-ı Kerim okuma, dini bilgiler, hafızlık gibi eğitimler verilirdi. Bu vesileyle gelen gidenler, öğrencilerin velilerinin çocuklarını ziyaretleri ile burada bir sosyal canlılık da oluşmuştu. Önceleri Hocaefendi tek başına söz konusu eğitimleri veriyorken, sonradan Mustafa Hafız (İriç) ve Ahmet Hoca da eğitim kadrosuna katılmışlardı. Tepealan ve çevresinden, uzak köylerden, Korgan’dan, Tokat ilçelerinden talebeler yatılı kalırlardı. Talebelerin yeme içmeleri, kalmaları ücretsiz idi ve hayırseverler tarafından yapılan yardımlarla karşılanırdı. Bizim aileden Apil (Abdurrahim) ağabeyim dışında buraya düzenli olarak giden ve yatılı kalan pek olmadı. Ben de arada bir özellikle kış aylarında hafta sonları birkaç defa Hocaefendi’den ders aldığımı ve yatakhanede kaldığımı hatırlıyorum. İlkokulu bitirir bitirmez İmam Hatip Lisesine gitmem ve eğitimime örgün eğitim kurumlarında devam etmem bunda etkili oldu elbette.
Ama her tatile gelmelerimizde elini öper, duasını alırdım. Hep kendimi onun öğrencisi olarak gördüm, o hepimizin hocasıydı. Yıllar geçtikten sonra İmam Hatip Lisesini bitirdim ve imamlık sınavını kazandım, tayinim de Rize’ye çıktı. Trabzon İmam Hatipten iki arkadaşım Ardeşenli idiler, ben de Ardeşen ilçesinde veya köylerinde görev almak istiyordum. Bu bilgiyi paylaşmak ve tavsiyelerini almak için Hocaefendi’ye gittiğimde, Rize Müftüsü olan hocasına beni gönderdi, onlar da beni ikna edip Çayeli ilçesinde bir köye gönderdiler. Üniversiteyi kazanıp görevden ayrılana kadar bir buçuk ay burada imamlık yaptım. Üniversite yıllarımda ve sonrasında görev yaptığım yıllarda hep Hocaefendi ile diyaloğumuz devam etti.
Ahmet Ali Hocaefendi’nin hocalığı, Kiraz Hoca’nın halifesi olarak cemaati manevi yönden de eğitme işini üstlendiği mutasavvıflık yönü, sonradan bir dönem Tepealan Beldesi belediye başkanlığı ile siyasete de girdiği vs herkesçe bilinen şeyler. Belediye başkanlığı görevi benim nazarımda ilim ve gönül adamlarının siyasi görevlerde bulunmalarının pek isabetli olmadığının da bir tecrübesi oldu. Başarısız olduklarından değil… İnsanların hocaya bakışı ile belediye başkanına bakışı, talepleri ve davranışları aynı olmuyor. “İlm rütbesi rütbelerin en yücesidir.” Hele bu görev döneminde yaşanan bir olay var, belediye muhasebecisinin aynı birimde çalışan bir belediye elemanının ve Hocanın canına kasdettiği silahlı saldırı, ikisinin de ciddi şekilde yaralanmaları olayı… Hocanın affetmesi üzerine bu saldırganın birkaç yıl ceza alıp hapisten çıkması… Hoca ve gönül adamı olmak böyle bir şey demek ki…
Hocaefendi hep ilmi ve sosyal gerçeklikle hareket ederdi. Bu yönüyle toplum nazarında gerçek bir ilim adamı ve hoca profili çiziyordu. Ancak kendisiyle aramızda geçen bir hadiseyi burada anlatmak isterim. Sağ elimin üstünde bir siğil çıkmıştı, beni rahatsız eder duruma gelmişti. Tedavi için cildiye doktoruna gitmiş, ilaç kullanmıştım. Ancak bir faydasını göremedim, göremediğim gibi elimin üstündeki siğil sayısı artmıştı. Çok önemsediğim de yoktu ama bir çare arayışım olmuştu. O yılki bayram tatilinde memlekete gelmiş ve kendisini de ziyaret etmiştim. Sohbet esnasında elimdeki siğiller Hocaefendi’nin dikkatini çekmiş olmalı ki yaşadığı bir olayı bana anlatmaya başladı:
- Molla (Biraz tahsil görmüş kişilere molla diye hitap ederdi.)! Bir defasında yine böyle
ziyarete gelmiş birine üç ihlas, bir fatiha okuyarak şifa dilemiştim. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, köyümüzden bir kadın, evin önünden geçerken bana seslendi:
- Hocaefendi! filan kişinin eline okumuşsun, elindeki siğiller gitmiş, benim elimde de siğil çıktı, bana da oku demez mi? Benim için ihlas ve fatiha okumak bir iş değil elbette, ama okusam adım üfürükçüye çıkacak, okumasam, kadın insan seçtiğimi düşünüp büyüklendiğim zannına kapılacak. Çaresiz, tamam gel okuyayım dedim. Ona da üç ihlas ve bir fatiha okuyup şifa diledim ve kadın gitti. Yine aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, kadın beni gördüğünde, beni sorguya çekercesine, Hocaefendi, bana da filancanın eline okuduğun gibi niye okumadın, elimde üç tane siğil vardı, sen okuduktan sonra elimde bir sürü siğil daha çıktı, elim pıtrak gibi oldu dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Biz üzerimize düşeni yaparız, şifayı verecek olan Allah’tır, ne yapalım, sen yine şifayı Allah’tan bekle ama bir de doktora görün filan dedim. Bir taraftan da böyle olmasına sevindim, adım üfürükçüye çıkmasındansa kadının adeta beni azarlamasını dert etmedim. Sonucu ne olur bilemem, şifa Allah’tandır, gel sana da okuyayım, sen cahil değilsin, durumu yanlış anlamazsın filan deyip elimi elinin içine alarak üç ihlas ve bir fatiha okuyup Allah şifa versin dedi. Birkaç gün kaldıktan sonra İstanbul’a döndüm, normal işlerimize koyulduk ve herhalde bir hafta filan geçmişti ki elime dikkatlice baktığımda, siğillerin sonradan çıkanları zayıflamışlar, kaybolmak üzere, ilk siğil biraz daha büyük olduğu için henüz görünür durumda. İçimi büyük bir sevinç ve heyecan kapladı. Derken bir hafta daha geçti geçmedi, siğiller kayboldu. Çok şükür o gün bu gündür elimde siğil filan görünmedi. Sonraki görüşmemizde durumu kendisine nakledince gülümsedi, ikimiz de sevindik ve şükrettik.
Ömrünün son yıllarında galiba ses tellerini etkileyen sinirsel bir hastalığa tutulmuştu. Memlekette birkaç tedavi denemelerinden sonra İstanbul’a gelip daha kapsamlı bir tedavi görmeyi arzu etmişti. Bu süreçte benim haberim oldu ve Bezmialem Vakıf Üniversitesinde yatarak tedavisine vesile olmuş bulundum. Oradaki tedavisinden fayda gördüğünü biliyorum. İlaçlarını aldığında ve kendini fazla yormadığında bu hastalığından şifa bulmuş gibiydi. Belli aralıklarla kontrole gelip gidiyordu. Yapılacaklar belli olunca memlekette de kontrollerini yaptırmaktaydı. Bunlarla meşgulken daha başka kötü bir hastalığa yakalandığı haberini aldım. Bunun için Samsun’da Üniversite Hastanesine gidip geliyordu. İş yoğunluğu, başka vesileler de olsun beklentisi derken epeyce bir süre niyetlenmeme rağmen ziyaretine gidemedim. Sonunda ziyarete karar vermiş iken hava şartları yüzünden seferler iptal edilince havaalanından geri dönmek zorunda kaldım. Velhasıl son zamanlarında ziyaretine gitmek nasip olmadı.
Hocaefendi hep toplumun içinde bir insandı. Toplumun sorunlarıyla ilgilenir, hakemlik yapar, onlara çare üretirdi. Haksızlık yapmayacağına ve adaletine güvenilen biriydi. İnsanlar dini konular yanında diğer müşkillerinin çözümünde de kendisine danışırlar ve tavsiyelerini alırlardı. Ailevi sorunlardan sınır nizalarına kadar… Onu ilk bildiğimden beri elinde asasıyla hep vakur, hayır konuşan, kahkahası duyulmamış, başı daima yöresel fes, takke vb ile örtülü (belediye başkanlığı zamanında özellikle belde dışına çıkarken başı açık olduğu da olurdu), sireti suretine aksetmiş bir bilge kişi olarak hatırlıyorum. Herkeste kendisine saygı ve hürmet uyandıran bir görüntüsü vardı ve her yaştan her kesimden insanımız da kendisine bu hürmeti gösterirdi.
Hani evin direği, toplumun direği, ülkenin direği olur, bu kişiler benzerleri içinde öne çıkarlar ve onların varlığı diğer kişilere güven verir, açken açlığını unutturur, korkarken korkusunu giderir, umutsuzluğa düştüğünde insanı umutlandırır… Bu kişiler aslında pek bir iş yapmaz gibi görünürler, bazen olmasa da olur gibi gelebilir insanlara. Ama, yoklukları büyük bir boşluk oluşturur, kıymetleri ortadan kaybolunca daha iyi anlaşılır. Gözler hep onu arar, onun yokluğuna inanmak kolay olmaz. Ahmet Ali Hocaefendi de özellikle Kiraz Hocaefendi’den sonra memleketimiz için böyle biriydi. Yarım asırdır bizim neslimiz için memleketimizin direği gibiydi. Onun vefatıyla memleketimizde büyük bir boşluk oluştu. Evinde veya başka bir yerde onun varlığını bilmekle ferahlayan gönüllerimiz, onun yokluğuna alışmakta zorlanacak. Memlekete her gidişimizde gözlerimiz onu arayacak. Ama biliyoruz ki Alanbaşı’ndaki kabrinde ebedi istirahatgahında bizlere yine minberden hitap ediyor gibi manevi irşadına devam edecek.
Allah rahmetiyle muamele etsin, hepimize Hazreti Peygamberimizin sancağı altında toplanmak nasip eylesin.
Prof. Dr. Musa Duman
Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Kurucu Rektörü
Korgan Mecmuası
Not : Bu yazı "Son Devrin Alimlerinden Korganlı Ahmet Ali Efendi" isimli kitabın takdim yazında da yayınlanmıştır.
https://korganmecmuasi.com/haber/son-devrin-alimlerinden-korganli-ahmet-ali-efendi